KIRMIZI MERMERLER
- Mustafa Yıldız
- 8 Ara 2025
- 9 dakikada okunur
Üç insanın yan yana geçmekte zorlanacağı, araç trafiğine kapalı bir sokağın girişindeki, beyaz kireç boyalı evde geçti çocukluğum. Evimiz de üç oda vardı, bir de giriş. Girişi hem salon hem de mutfak olarak kullanmak zorundaydık. Girişin tam karşısına düşen, nemden yıpranmış duvara sabitlenmiş raflar mutfak dolabı vazifesi görüyordu. Banyo ve tuvalet ise bir aradaydı.
Mahallemizdeki birçok evde bizimkine benzer özellikler taşıyordu. Bahçeyi kullanabilme aşkı ile evler küçücük yapılmıştı. Bahçe duvarları kireçle boyanır, durumu iyi olan ve estetik kaygı taşıyan mahalleliler, kireç içerisine kattıkları toz boya ile duvarlarını renklendirirdi. Evlerin iç duvarları, ışıktan en üst düzeyde yararlanmak için açık renklere boyanırdı. Hayat mahallemizde sanki tek bir aileymiş gibi aynı saatte başlar ve aynı saatte biterdi.
Akşam ve sabah kavramlarının göreceli olduğunu sonradan anladım. Bizim için sabah, güneşin doğduğu an, akşam ise battığı andı. Oysa mesai ve tatil kavramlarını tanımamla, saat beşte işten çıkan birisi için, akşamın çok daha erken geldiğini büyüdükçe öğrenecektim.
Güneş kaçta batarsa, o saatte biterdi inşaatçının mesaisi. Bu mesai bitişi, benim de eve girebilme biletim olduğu için, okulun bahçesinde kalan, özgür son çocuklarla babamın eve dönüşünü beklerdim. Babamın iş ve evden başka hiçbir durağı olmadığı için geliş saati neredeyse hiç değişmezdi. Çocuklar arasında zamanı gösteren bir araç bulunmadığından Güneş’in vedası ve büyüklerin sahayı kapması arası bir yerde, köşeden görünürdü babam. Elleri genelde boş olurdu, yüreği her ne kadar dolu olsa da. Günün verdiği yorgunluk ile beli inceden bükülür, küçük yaştan ezilmeden miras kalan kamburu iyice belirginleşirdi bu saatlerde. Oyun ne olursa olsun onu görmem ile alanı terk etmem bir olur, koşarak üstüne atlardım. Şimdi olsa atlamazdım. Zaten gün boyu dünyanın yükünü taşımış kollarına bu eziyeti etmezdim.
Elimden tutardı ve eve doğru giderdik. Köşede bakkal Ali amca vardı. Eğer cebinde birkaç lira varsa bakkala mutlaka uğrar ve bizlere birkaç yiyecek almadan geçmezdi. Eve giriş için annemin koyduğu sınırı çoktan aşmış olduğum için, bu saatlerde babam yanımda olmadan gerçekleştireceğim tüm sızma girişimlerim, terliksi bir farkındalık yaratabilirdi bende. Gerçi birçok kez terlikle oklavaları amacı dışında kullanmasına rağmen annem, henüz bir başarı elde edebilmiş değildi. Çocuktuk ve sokaklarda oynamak istiyorduk. Bazen bizden büyük ağabeylerde bizlerle oynardı. Hatta bazı arkadaşlarımın babaları, dayıları bile bizimle oynardı. Çocuk olmakta, çocuklarla muhatap olmakta risk barındırmıyordu.
Güzel zamanlardı. Yokluk içinde varlık yaşıyorduk şimdinin tam aksine. O zamanlar insanlar çocukları severdi. Çocuklar sokaklarda oynar, hayatı tüm gerçekliği ile sokaklardan öğrenirdi. Kavgaları, oyunları çocukçaydı. Suçları bile. Mahalledeki ağabeyler, amcalar, gönlünden kopar ve bizlere şeker, gazoz ısmarlardı. Sadece mutlu olurduk ve almasak, istemesek annemiz babamız bizleri azarlardı, ikram geri çevrilmez diye. Şimdi aynı okulun bahçesine gidiyorum ve bahçeyi kendi haline bırakılmış, boş gördüğümde gidip, arkadaşlarımı çağırıp maç yapma isteğim geliyor. O yaşlarda o bahçede maç yapabilecek kadar büyüyebilmek bile, hayallerimizden birisiydi.
Sadece sokaklar değil elbette, evlerde değişti. Mahalleler değişti. Koşar oynardık ve sorgusuz sualsiz Şaban Amcanın evine dalar, bahçedeki çeşmeden kana kana su içerdik. O ise sadece gülümseyerek izlerdi bizi ve babacan bir edayla ;’ terliyken çok içmeyin oğlum hasta olursunuz ‘ derdi. Şaban Amca‘nın bahçesinde elma ağacı vardı. Bizlere dalları kırmadan istediğiniz kadar alıp yiyebilirsiniz derdi ama biz ısrarla yan bahçedeki Ahmet Amca’nın elmalarına giderdik. Daha lezzetli olduğu için değil, muhtemelen yasak olduğu için.
Şaban Amca’yı ne kadar seviyorsak, Ahmet Amca ‘yı o kadar sevmezdik. Çocukluğun doğasında var olan gürültü yapmak, kasıt olmaksızın küçük maddi zararlar vermek gibi konularda çok katıydı bize karşı Ahmet Amca. Bizlerde çocuk aklımızda onunla bir mücadeleye girmiştik ve onun ağacında kopardığımız her elmayı, bir savaş ganimeti sayar olmuştuk. Bu savaşta kimi zaman zayiatlarda veriyorduk. Ahmet Amca babalarımızı ve annelerimizi yakalayıp, bize karşı onları kullanıyordu. Babamın tavrını bildiği için beni annem aracılığı ile terbiye etmeye çalışıyordu ama bu tatlı mücadele, hoşumuza gittiği için çocukluktan gençliğe terfi edene kadar sürdü.
Okulun bahçesinde yer bulamadığımızda, okulun karşısında yer alan, tarih kokan, tatlı su çeşmesinden aşağı inen, hafif yokuşlu yolda maç yapıyorduk. Bu sokakta mahallenin ruhuna uygun olarak, küçük bahçeli ve o küçücük bahçelerde yer alan bir iki tane meyve ağaçlı, şirin ama yoksul evlerden müteşekkildi. Bugün hala bu dokusunu koruyan mahallelere giderim özellikle sonbaharın sonlarında. Kışın soba dumanı çok belli olmaz. Ama sonbaharda tüm evlerden yayılan duman mahalleyi sararken, sobaları, amacının çok ötesinde kullanan, iş bilir annelerin yemeklerinin kokusu eşlik ederdi bu dumana.
O soba ki varlığı ile bu haneleri onurlandıran, baş aletti. Ortalama bir soba tasviri şöyle kalmış zihnimde, aradan geçen otuz yıla rağmen; bir tane büyük güğüm(el yüz yıkama ve çamaşıra destek için) , boruya asılı bir çamaşır teli, üzerinde sokağın tüm kirini taşıyan çamaşırlar, bir tane tencere( akşam çorbası içinde) , bir demlik (yemek sonrası çay faslı için) , kuzinelerden birinde günün yemeği, diğerinde ya ayva ya kestane.
İhtiyaçlarımız eylemlerimizi şekillendiriyor ister istemez. Annelerimiz her imkânı kullanmak zorundaydı. O kadar çok işi yapmalarına rağmen her akşamüstü, bir komşu kapısının önünde çekirdek yiyip örgü örmeye zaman ayırabiliyorlardı. Sonra kimisinin yemeği ocakta oluyor, kimisinin kocası geliyordu ve olaysız dağılıyorlardı.
Bizim evimizde diğer tüm evlere benziyordu. Acılarımız, korkularımız, isteklerimiz hatta hayallerimiz bile benziyordu birbirine. Herkesin temel amacı huzurlu bir yuvaydı. Mutluyduk. Bunu sağlayan da babamdı. Hayatı asla ciddiye almadı. Babamın ağzından ben geleceğe yönelik tek bir kelime dahi duymadım. Plan yapmazdı. İstekleri, büyük idealleri olmadı hiç. Var olan ile yetinmeyi ve sahip olduklarımızın kıymetini bilmeyi öğretti bize. Aramızdan ayrıldığında sahip olduğu, birkaç parça elbise, bir tespih ve inşaat malzemeleriydi ama çok zengindi. Benim gördüğüm en korkusuz adamdı.
Çevremizin, yaşadığımız şehrin kişiliğimiz üzerinde etkisi nedir bilmem ama mahallede babamla aynı işi yapanların çoğu, babama benziyordu. Hilmi Ağabey vardı babamın yakın arkadaşı. Kırklı yaşlarında, orta boylu çok güzel bir adamdı. Hilmi Ağabey Şaban Amca ‘nın çocuğuydu. O da aynı babası gibi sevecen, cömert ve sıcakkanlıydı. Babasının tek oğluydu. Dört tane kız kardeşi vardı. Hilmi ağabey onlardan sonra olduğu için Şaban Amca ‘nın gözünde sanki biraz daha kıymetliydi. Hilmi Ağabey de çok severdi babasını. İlk çocukları olduğunda da, adet olduğu için değil, gerçekten ismini yaşatmak için ‘Şaban’ koydu ilk çocuğunun ismini. Şaban benden iki yaş büyüktü. Sonra bir oğlu daha oldu Hilmi ağabeyin. Onun adını da ‘Mustafa’ koydu. Bir peygamber aşığıydı.
Hilmi Ağabey ‘i amcalarım kadar çok severdim. Babam futboldan pek hoşlanmazdı. Onunla çok fazla top oynayamadım ama Hilmi Ağabey bizimle top oynamayı çok severdi. İşten gelir o yorgun haliyle bile bizi terslemezdi. Eğer topumuz patlarsa bizlere top alırdı. Bazen kaleye geçer ve gol atana dondurma derdi. Sonra bir iki kurtarış yapıp bizleri yarışma havasına soktuktan sonra, hepimizden gol yer ve bizlere dondurma ısmarlardı.
Dünya’yı güzelleştiren iyi insanlar değil mi? . Hilmi Ağabey de o iyi insanlardan birisiydi.
Oyun mevsimlerimiz olurdu, hava ve iklim koşulları ile paralel. Kış gelip de, şehre bembeyaz bir perde inince, kızaklar çıkardı bodrumlardan. Kimisi demirden kimisi tahtadan yapılmış, tozlanmış kızaklar hazırlanırdı ve kızak mevsimi başlardı. Birlikte kayardık paylaşırdık ama kendime ait bir kızağım olmasını çok istiyordum. Babam sadece yapısı itibari ile böyle işlerle uğraşmazdı. Kış sezonu olduğu için inşaattan da getiremeyeceği için benim kızak hayalim başka bir kışa kalmıştı.
O kış her kış olduğu gibi babam çantasını, yorgan ve döşeğini sırtlayıp düştü yola. Hilmi Ağabey ‘de babamla birlikte gitmişti. Telefonun başında bekler akşamları babamla konuşurduk. Babam ne istersiniz diye sorar, bize küçük hayaller satardı. Mutlu olurdum. Babamın geleceği zamanı iple çekerdim. Babamı görünce o kadar mutlu olurdum ki unuturdum tüm isteklerimi. O da eli boş gelmezdi. Küçükte olsa mutlaka gönlümüzü alacak bir iki parça bir şey olurdu, itina ile sardığı döşeğinin arasında.
Bir gün yine mahallemizin ana caddesi bu tutmuştu. Biz de elimizden geleni yapmıştık gerçi bunun için. Yaklaşık yüz metrelik yokuştan aşağı neşe içinde kayıyorduk. Yokuşun başında Şaban ile duruyorduk. Kızağa binip kayacaktık ki Şaban ‘babam’ diye bağırarak koşmaya başladı. Yokuşun sonunda göründü Hilmi Ağabey. Sırtında çantası yorganı gülümsüyordu. Şaban ile birlikte bende koşmaya başladım. Hilmi Ağabey oğlunu kucaklayıp öptükten sonra elini şöyle bir başımda gezdirdi.
- Ne yapıyorsun aslanım? Dedi.
- İyidir Hilmi Ağabey. Hoş geldin. Babam bana bir şey gönderdi mi?
- Ne istemiştin ki babandan?
- Kızak yapıp getirecekti bana. Sen önce geldin ya belki seninle göndermiştir diye düşündüm.
- Gönderdi kızağını da yüküm çoktu taşıyamadım, garajda kaldı. Yarın getiririm.
Uçacağım sandım sevinçten. Eve doğru koştum ve müjdeli haberi anneme, kardeşlerime verdim. Herkes çok sevindi. Yarına kadar o kadar zor sabrettim ki…
Sonraki gün sabah erkenden çalacaktım Hilmi Ağabey ‘in kapısını, annem durdurmasa. Oğlum adam yoldan geldi dinlensin diye durdurdu beni. Öğleye doğru kapı çalındı. Koştum baktım, gelen Hilmi Ağabey’in eşi Aysel Abla idi. Elinde de benim kızağım duruyordu. İçeri buyur demeden elinden kaptığım gibi kızağı, soluğu yokuşun başında aldım. Babam biraz da para göndermişti bize. Onu da getirmişti Aysel Abla. Çok sonra bu kızağın, onca yoldan gelen, yorgun argın Hilmi Ağabey ‘in elinden çıktığını öğrenmiştim. Hiç bozuntuya vermemişti.
Neredeyse her inşaat işçisinin, ustasının hayalidir, kendi elleri ile yaptığı bir evinin olması. Bir arsa alınır kıt kanaat sağlanan geçimden, dişten tırnaktan artırılan para ile. Sonra her sene bir kısmını yaparak, bir hayal gerçeğe dönüştürülür zaman içinde.
Hilmi Ağabey de Şaban Amca ile birlikte oturuyordu. Bahçeleri çok büyüktü. Bahçenin bir köşesine de iki oda kendi için yapmak istiyordu. Uzun süren, planlama, biriktirme faaliyetlerinden sonra işe girişti Hilmi Ağabey. O zaman dişinden tırnağından artırma, eşten dosttan toplama vardı. Elinde olanla kaba inşaatı bitiririz inşallah bu yıl diyordu. Herkes elinden geldiği kadar destek veriyordu. Biz de tuğla taşıdık, çay servis ettik. Babamı iş sırasında izliyordum. Üç gün içerisinde bitirdiler duvarlarını. Zaten küçücüktü ev. Sonra sıvasını ve çatısını yapıp kaba inşaatını bitirdiler.
Hilmi Ağabey kırmızı mermerler almıştı , mutfağın tezgahında ve pencere altlarında kullanmak üzere. Babam ve diğer ustalar karşı çıkmışlardı. Boşuna masraf diyorlardı. Çok küçücük harcamaları dahi hesaplaması gerekirken bu mermerler verdiği parayı anlamsız buluyordu herkes. Ama Hilmi Ağabey çok yakışacağını düşünüyordu. Umursamadı söylenenleri.
Babam bazen akşamları eline bir kâğıt alır, ileride yapacağımız evin planını çizerdi. Öyle özenle, öyle inanarak anlatırdı ki sanki bir hafta içinde inşaata başlıyormuşuz hissi verirdi bize. Hayali bile yetiyordu. Hayalleriniz yetmemeye başladığında büyümüşsünüz demektir zaten. Tüm yaşamım boyunca istediğim en saçma şey belki de büyümekti. Büyük bir salon hayal ederdi babam. Sonra mutfak geniş olmalıydı. Işıktan en üst düzeyde yararlanmalıydık. Usta işi olmalıydı.
Hilmi Ağabey evin kaba inşaatını bitirdiği sırada, beyaz bir perde serildi şehrin üstüne ve bazı hayalleri kapattı, geçici bir süreliğine. Babam harç donduğu zaman iş biter derdi ama biz donan elbiselerimizi sabah ateşte ısıtıp çok giydik. Karasal iklimde yaşayan bir inşaatçı iseniz, insanlara binlerce ev yaparken, kendiniz evinizden her yıl dört beş ay ayrı kalırsınız. Çünkü ikinci bir geliriniz yoktur, eliniz durduğunda boğazınız durur.
O sene de mahalleden dört kişi, işi ayarlayıp Antalya’ya gitmeye karar verdiler. Babam o sene gitmek istemiyordu ama pek bir şey de biriktirememişti. Kardeşim daha çok küçüktü ama gitmek zorundaydı.
Babamın geldiğini gece çalan telefonlardan bilirdik. Yolda molada durduklarında ,arar nerede olduğunu haber verirdi. Bu yüzden telefon gece çaldığında çok mutlu olurduk.
Kış etkisini yitirmeye başlamış, cemreler düşmüş bahar inceden kendisini göstermeye başlamıştı.
Bir gece telefon çaldı.
Annem koşarak açtı telefonu. Bizlerde bir korku ve panikle kalktık yataklardan. Babamın sesiydi telefondaki, bu bizi rahatlatmaya yetti hatta mutlu bile olduk. Çünkü babam bu saatte arıyorsa yoldadır ve geliyordur. Annem şaşırdı, üzüldü ve en son birkaç damla yaş aktı gözlerinden. Sonra telefonu kapattı. Ne oldu dedik, sadece bir şey yok dedi. Babanız geliyor dedi. Çok sevindik ama annem usul usul ağlıyordu.
Hilmi Ağabey inşaattan düşmüştü. Gündüz hastaneye kaldırmışlar ama kurtaramamışlardı. Aslında annem biliyormuş ama bize söylememiş. Şimdi cenazesi ile birlikte yoldaymış babam. Annem yatmamızı istedi ama biz yatamadık. Üzerlerimizi giydik, güneş kendisini gösterir göstermez Hilmi Ağabeyler ’in evlerine gittik. Ağıt sesleri sokağın başına kadar geliyordu. Daha on yaşındaydım ve acının, en acı yüzünü görüyordum. Oğlu Hüseyin, küçük oğlu Mustafa hepsi sağa sola dağılmışlardı. Eşinin ve kız kardeşlerinin feryadından gökyüzü sallanıyordu sanki. Bu sırada sarı bir taksinin üstüne bağlanmış bir tabut göründü sokağın başından. Arkasında da bir araba vardı. Araç yaklaştı ve durdu Şaban amcanın evinin önünde.
Büyük bir kargaşa vardı. Kız kardeşleri ve eşi cenazeyi taşımak istediler ve hiç kimse onlara olmaz diyemedi. Gözlerinde öyle bir acı vardı ki.
Hilmi Ağabey ‘in babası Şaban Amca helallik almak için indirilen cenazeye koydu elini ve;
- Yuvasının önüne bırakın yavrumu. Hiç değilse son kez görsün evini.
O ağıt yakarken bunları söylüyordu ve söz bitmişti. İnşaatın önüne koydular ve helallik istediler. Gönülden helal etti herkes hakkını.
Hilmi Ağabey’in evi için aldığı o çok sevdiği kırmızı mermerlerle mezarını yaptılar.
Hilmi ağabeyde birçok inşaatçı gibi hayalindeki bir evi yapamadan ayrıldı aramızdan. Babam da çizdiği o evlerden hiç birini yapamadı. Şimdi düşünüyorum da eksik mi kaldılar? Her ölenin arkasından yaşanmamışlıklarına ağlar insan, ya da en azından böyle söylerler. Ama bence ağlanan aslında yaşanmışlıklar ve bunların bir daha yaşanmayacak olmasıdır. Her inşaatçının hayalidir bir evi olması, kendi elleri ile yapacağı, kimsenin karışmayacağı bir evi olması. İşten yorgun geldiğinde ayağını uzatacağı bir baba köşesi olsun. Çocukları bahçesinde oynasın, akşam bir semaver yakıp bahçesinde eşiyle karşılıklı çay içsin.
Hayatın burada bitmediğinin bence bir ispatıdır eksiklerimiz. Bu dünyada istediği her şeye ulaşan birisi olduğunu düşünmüyorum. Hepimiz eksik yaşıyor ve eksik ölüyoruz. Belki de burada meselenin özü. İstediğimiz her şeye sahip olsaydık, bu haliyle bile bırakamadığımız Dünya bizim için tek gerçek olmaz mıydı?
Hilmi Ağabey’den bana hatıra o kızak kaldı. Daha bir kere dahi binemedim o kızağa. Hala saklarım. Acaba diyorum bazen acaba Hilmi Ağabey o evi bitirmiş olsa canımız daha mı az yanacaktı?
Rabbim insana gerçekten istediğini veriyor az ya da çok. Para isteyene para veriyor. Ev isteyene ev, huzur isteyene huzur. Babam evi içerisinde huzurlu bir hayat yaşamak için istiyordu. Rabbim huzuru verdi. Öyle evler var ki lüks içerisinde ama içlerinde huzur yok, birliktelik yok. Babam yaşamı boyunca bir eve sahip olamadı ama eksik ölmedi. Bence Hilmi Ağabey de eksik ölmedi. Arkanızdan bu kadar insanı iyi konuşturabilen birisi nasıl eksik yaşamış olabilir ki?
Bence filmin devamında hepimiz tamamlandığımız için eksik sayılmayız. Şöyle düşünün bir film izlediniz ve yarısında izlemeyi bıraktınız. Bu o filmin eksik olduğu anlamına gelmez. Önemli olan yaşamaktır, yaşamak ise paylaşmaktır.
Bir evin kapısı açıldığında dışarı huzur kokusu vurmuyorsa, o kapıyı çalmayacaksın. Gülmek ve umut etmek gibi insana çok yakışan şeylerle süslemediyseniz odalarınızı, eşyanın kölesi olmuşsunuzdur.
Üç oda bir salon, ya da bir odada yedi yaşam fark etmez. Maddi âleminin ötesine geçmediğiniz sürece evler, duvarlardan kapı ve pencerelerden ibarettir. Umut, sevgi, huzur ile döşemeliyiz evlerimizi. Çocuklarımızı da böyle yetiştirmeliyiz ki hayatı yanlış anlamasınlar. Birlikte yaşamayı bilsinler, huzur versinler, umut versinler. Hilmi ağabey gibi insanlar her öldüğünde bir umut eksilir Dünya ‘dan. Bu umudu ancak yetişecek çocuklar yeşertebilir tekrar.
Evler yapıyoruz. Arabalar alıyoruz, eşyalar giysiler. Evlatlarımız var ve tüm bunlara sahip olduğumuzu düşünüyoruz. On dakika sonra kaybetmeyeceğimizi garanti edebildiğimiz ne var? Her şey hepimiz onunuz ve ondan geldik ona döneceğiz.
Sahip olmak nedir ki? Ölümün olduğu bir yerde neye , ne kadar sahip olunabilir ki?
Yorumlar