ACIKLI SAHNE
- Mustafa Yıldız
- 8 Ara 2025
- 5 dakikada okunur
Bu düşük bütçeli filmde kullanılabilecek kalifiye oyunculardan biri olmadığı aşikâr. Sıradan bir sabah başlangıcı ile sıradan bir filmin ilk saniyeleri gibi başladı gün. Erkenden uyanan oyuncumuz yataktan kalkmaktan zorlandı, biraz daha fazla uyumak istiyordu. Aslında sürekli uyumak istiyordu. Ama öyle olduğu zaman bu yaşadığı bir film olmazdı.
Tek başına yaşayan kimse kendisine kahvaltı hazırlamaz. Bir sanat filmi yönetmeni gerçeğe ulaşmak için zaten bu aşamada kahvaltı sahnesi koymaz. Uzun bir düşünce sahnesi çeker. Arka planda kirli bir masa, belki akşamdan kalmış yemekler ile kirli bir çatal detayı verilebilir. Tüm tabak çatal gibi eşyaların tek olması yalnızlığı vurgulaması açısından önemlidir. Biz daha romantik bir filmde olabiliriz. Bu yüzden bizim ana karakterimiz kahvaltı hazırlıyor. Hem de özenle. Çayın buharı tütmeye başlayana kadar tuvalete gitmesi gerekiyor. Tuvalete gidip hijyenik hazırlıkları yapıyor ama biz buraları kullanmıyoruz. Bu aşamada demliğe yakın plan girip, onun kaynama sesine eşlik eden buharına takılıyor kameramız.
Dolaptan birkaç parça yiyeceği çıkarırken, masada yer alış biçimleri ile zorlama bir mesaja gerek duyulmuyor. Zeytin, peynir, helva…
Artık izleyiciyi filme hazırlamak için bir diyalog isteği duyulmaya başladı. Yalnızlığı başka bir insanı kullanmadan anlatmak çok zor. Beyazı en iyi siyahla anlatabilirsiniz. Bu yüzden zıtlıkların bir arada olduğu bir Dünya tasarlanmış olmalı. Bu sırada kapı çalınıp kapıcı gelmeli ama o iş kolu da öldü artık. Bir kapıcının gelmesi ile devam etmek bizi gerçeklikten uzaklaştırabilir. Oysa sinemanın amacı gerçekleri olduğu gibi tüm acı ve çıplaklığı ile aktarmak değil midir?
Değildir.
Gerçek ile yetinebilseydi insanlar zaten sanata ihtiyaç olmazdı. En azından bizim yönetmenimiz böyle düşünüyor olmalı ki daha romantik bir diyalog oluşturmaya karar veriyor. Kapı çalıyor ama bu sefer gelen iki çocuk. Eğer dünyanın acı yüzü ile derdi olan bir yönetmen ya da senarist değilseniz, çocuklar filmlerde yalnızca renklendirme için kullanmalısınız. Onların başına kötü şeyler gelmemeli. Bizim senaristimiz vicdanlı. Kayseri’de şeker toplamak için kapısını çalan iki çocuğa tecavüz edip öldüren bir yaratığın yarattığı korku yeterince büyükken, kapısı çocuklar tarafından çalınmadığı için üzülen kimsesiz yaşlıları düşünmemek olmaz. Bizim öykümüzde çocuklar koruma altında.
Kapıyı çalan çocuklar balkona kaçan toplarını istiyorlar sadece. Oyuncumuz topu veriyor ama çocuklara bir hediye veremiyor. Çocuk görünce hep bir şeyler vermek isteyen insanların çokluğu, bu filmi izleyen ve bu öyküyü okuyan sizler de dahil, buralar hala yaşanır yerler hissi veriyor bizlere. Çocuklar toplarını alıp giderken, kahvaltı için her şey hazır. Çayı şekersiz içme şu an iki şekerli çay klişesinin çok önünde. Her türlü klişe ile problemliyiz o yüzden 3 şeker atıyor oyuncumuz çaya. Sadece bu yüzden ölebilir.
Beyaz şeker atanlar, tatlı yiyenler, beyaz un kullananlar öleceksiniz. Özellikle gıda baronlarının hazır gıdalar ile kurdukları oyuna gelenler sizler kesin öleceksiniz. Bu yüzden yaşama saygı duymadığınız için üç şekerli çay içen oyuncumuzu da filmin sonunda öldüreceğiz. Oysa şeker kullanmasanız, doğal beslenseniz, asitli ve saçma içecekler içmeseniz.
Ne olur?
Neyse bunu düşünmeyi izleyiciye bırakalım. Tüm mesajları birinci elden vererek izleyiciyi tembelliğe alıştırmamak lazım. Mesajın alıcı ile alakalı olması sanatın iki artı iki dört ederidir. Gerçi bir romanda bu iki artı iki toplamının da beş olduğuna ikna edilebilmişti bir başka karakter.
Güne başlamak için evden çıkma zamanı gelmişti. Birkaç sayfa kitap okumak güne başlarken zihni açar. Hangi kitabı okuduğun önemli tabi. Bugün o havada değil oyuncumuz. Rahat bir spor ayakkabısını giyiyor kapıyı çekip çıkıyor evden. Kapıyı kilitleme adeti pek yok. Bunun gamsızlıkla hiç alakası yok. Çok unutkan olduğu ve yedek anahtarı bırakacak kadar güvendiği kimsesi olmadığı için kapıyı kartla da açabilme adına yapılan bir eylem.
Evin tam altındaki berber ile selamlaşıp ikinci diyaloğa da giriyor. Kısa adımlarla yürümeyi seviyor. Etrafında olanları görebilmek için çok hızlı gitmiyor. Sonra aklına herhangi bir başka insanın onun kapısını başka bir kart ile açabileceği fikri geliyor. Evdeki değerli eşyalarını düşünür gibi bir an duraksıyor. Buralarda iç sesi konuşturarak oluşturulacak bir monoloğu tercih etmiyor yönetmenimiz. Davranışlarından çıkarımlar yapmamız gerektiğini düşünüyor. Zaten her duyguyu en saf hali ile anlatacak kelimeler henüz keşfedilmedi.
Otobüse binmek için geldiği durakta bekleyen tiplere takılıyor kameramız. Buradaki maddi varlığın soyut anlamsızlığı resmen havaya karışıyor. Oradaki herkes düşünme eyleminden muaf, mutsuz, şikayetçi…
Otobüs beklemenin böylesi bir arabesk anlamı olmasını ancak modern yaşam alışkanlıkları ile anlatabiliriz sanırım. Yoksa bundan yüz yıl önce, hayvanlara eziyet edilerek ulaşım imkanı sunan faytonların, kırbaç sesli acı melodisinden keyif alarak, bugünün otobüs kavramını eleştirmiyordu duraktaki hiç kimse. Şikayetçi oldukları aslında…
Şikayetçi oldukları aslında her şeydi. Kimileri böyledir, her şeyden şikayet ederler. Durakta olmasa aracı ile seyahat etse trafiğin yoğunluğundan şikayet edecek. Neyse filmden kopmayalım. Durakta bekleyen oyuncumuz oturabileceği bir yer olmasına rağmen ayakta durmayı tercih etti. Otobüs geldi, nispeten uygar bir sıra ile bindi otobüse. Eğer bir gruba denk gelmezseniz otobüsler, hastanelerden daha sessizdir. Buradaki sessizliğin mutsuz şikayetçi yolculardan mı, yoksa modern yaşamın yalnızlaştırdığı insanlardan mı kaynaklandığı sorusunun cevabını izleyicilere bırakmak adına, herhangi bir diyalog ve monolog yok bu bölümde. Gerçi monoloğa inanmıyor yönetmenimiz.
Otobüsten iniyor. Kendisini bekleyen bir çocuk var. Bu yüzden acele etmeli. Evin kapısına yaklaştığında her seferinde içini bir hüzün kaplıyor. Çok yersiz bir misafir bu hüzün. Kapıyı çalıyor. Kapıyı çocuğun hüzünlü, çilekeş annesi açıyor. Zoraki bir gülümseme ile hoş geldin diyor. Çocuğu kalıcı hastalığı olan bir annenin mutsuzluğunu anlatacak tek detay yüzüne yaklaşan bir kameranın aldığı üç beş saniyelik görüntüdür. Sözler ile ifade edilemez bir hüzündür bu. Her yerdedir. Çocuğu yatalaktı. Evde eğitim alması için haftada üç gün gönüllü olarak geliyordu buraya.
Çocuk onu görünce doğruldu. Çok zayıftı. Şimdi sizler hani bu filmde çocuklar koruma altındaydı diye düşünebilirsiniz. Bu durum bizim yetki sınırlarımızı aşıyor. Çocukla önce havadan sudan sohbet ediyor. Sonra bugüne özel bir şey yapmak isteyip istemediğini soruyor. Çocuk sen bilirsin deyince okuma yapmaya karar veriyor. Sana bir öykü okuyacağım diyor. Sonra sorular sorarım. Bilmeye çalış olur mu ?diyerek çocuğun dikkatini çekmeye çalışıyor.
O öyküyü okurken çektiği ağrı yüzüne yansıyan çocuğa da bir yandan bakıyor. Çocuk arada “Dün yazımı yazamadım parmaklarım çok ağrıdı.” diyor. “Dışarıdan pamuk şekerci geçti sesini duydum bakamadım.” diyor. Onun yapamadıkları yaşayamadıklarını düşünmekten uyku uyuyamıyordu. Bu acı bir çocuk için çok fazla değil mi diye düşünüyordu. İnsan en çok ta böyle zamanlarda ahirete inanmak istiyor galiba. Yatağın ayak kısmından kamera yavaşça çocuğun yüzüne doğru geliyor, sonra dönerek oyuncumuzun yüzünde takılı kalıyor. O bir yandan öyküyü okuyor ama düşündüğü tek şey çocuğun eksikleri.
Hayatta illa ki pişman olacaksanız yaptıklarınızdan pişman olun. Yapmadıklarınızın pişmanlığı her zaman daha büyük. Peki yapamadıklarımız. Bir çocuğu acı dolu hayatında yapamadıkları.
Ders bitti.
Kapıya çıktı durağa yürürken her zaman ki gibi morali çok bozuktu. Bu noktada kamera tepeye çıkarak çevresi yanından geçen insanlar ile birlikte aldı onu. Çünkü mevcut hüznü tek bir kareye sığmıyordu. O kalabalığın içerisinde dahi hüznü görülmeliydi. Eğer bir izleyici o hüznü hissetmiyorsa filmi de izlememeli diye düşündü sanırım yönetmenimiz.
Filmin devamında yaşananların hiç birisi yatağa bağlı bir çocuk ve ona yardımcı olmaya çalışan insanların hüznü kadar etkileyici olmayacağı için bundan sonrasını anlatmaya gerek yok.
Ama önemli bir konu var.
Oyuncumuz bir kadındı. Ama siz okuyucuların birçoğunun zihninde oyuncu erkek olarak canlandı. Bunun nedenini tespit etsek ve bu sorunu çözebilsek toplumsal problemlerin birçoğunu çözmüş olabiliriz. Mesela anlatırken bir yerde “otobüsteki adamın bakışları ile yaptığı taciz..” cümlesi geçmiş olsa, ya da etrafında dedikodusunu yapan ondan bahseden şöyle bir cümle kurmuş olsaydım, “ Eve giren çıkanı belli değil diyordu komşular…” o zaman oyuncumuzun kadın olduğunu anlayabilirdiniz. Çünkü kitap okuyan, otobüse binmekten gocunmayan, yalnız başına kahvaltı yapan ve telefon detayı vermeye gerek dahi duyulmayacak kadar az telefona bakan, yardım için eve kadar giden bir kadın imajı yok ediliyor. Onun yerine istediğini yapan kadın güçlü kadın imajı konulmak isteniyor. Oysa normalleşme kadınlara arzu edilir bir yaşam sağlamak için yetecek.
Filmin sonunda siyah ekrana şöyle bir yazı geliyor ve arkasından bitiriş müziği, Sezen Aksu’dan “firuze”
Sahip olduklarımızın değerini bilip, birlikte ve mutlu yaşamaya başlayacağımız günlerin özlemi ile.
Yorumlar