SON
- Mustafa Yıldız
- 8 Ara 2025
- 12 dakikada okunur
Hastane koridorlarının duvarlarına ince ince nakşedilmiş hüzün izlerini takip ederek ilerledi koridorda. Farklı renklere boyanmış duvarların rengi sorulsa hiç düşünmeden hüzün rengi derdi, hüzün rengi ve tonları. Doktorun kapısının önünde ,saçları mutlu günleri gibi tek tek eksilmiş , ciltlerinin rengi sarı ile beyaz arası değişen , kanı çekilmiş yüzler bekliyordu. Onların hemen etraflarında ise psikolojik durumları hastalardan çok daha kötü hasta yakınları duruyordu. Kimisi tekerlekli sandalyeye oturmuştu ,kimisi duvara yaslanmış duruyordu.
İş yerinde çalışırken birden başı dönmüştü. Önce klasik tansiyon, yorgunluk ve uykusuzluk ihtimallerini değerlendirmiş , fakat bu baş dönmelerine dayanılmaz ağrılar ve görüş kaybı da eklenince , doktora gitmeye karar vermişti. Babalar hasta olmaz sanırdı oysa. Şimdi anlıyordu ki babaların önceliklerinde arasında kendi sağlıkları yoktu. Oda bir babaydı ve sağlığını ihmal etmişti. İlk başta aile hekimine giderek genel bir muayene olmayı düşündü fakat durumun daha ciddi olduğunu hissediyordu. Nöroloji polikliniğinde ilk muayenesini oldu. Doktorların kötü durumlar karşısında yüzlerinde beliren ve insan olmanın gereği olarak asla gizleyemedikleri telaşını hissetti. Doktor kesin bir teşhis için tarama önererek bir üst sağlık birimine sevk ederken, sanki sonucu biliyordu.
Eve döndüğünde eşi merakla onu bekliyordu. Onu, önemli bir sorunu olmadığına ikna etmesi uzun sürdü. Çocukları ikna etmek daha kolay oldu. O akşam boyunca çocuklarını izledi. Yaşanmamış hayatlarını izliyordu sanki. Bir rüya aleminde sürükleniyordu. Büyüyeceklerdi. Okuyacaklardı, çalışacaklardı, baba olacaklardı, anne olacaklardı. Eşi onun bu hüzünlü ve dalgın halinden bir sorun olduğunu anlamıştı ama üstelemekte istemiyordu. Kocası ondan bugüne kadar bir şey saklamamıştı. Birbirlerine güvenleri sonsuzdu.
Sabah herkesten önce kalktı. Balkona çıktı ve seher yelinin ince soğuğunda derin düşüncelere daldı. Birazdan doktora gidecek ve bir dizi tetkikten geçecekti ama içini kemiren garip bir his vardı. Kimseyi rahatsız etmeden üzerini giydi ve kapıyı aynı itina ile sessizce kapatıp evden çıktı. Hastaneye gider gitmez , kan tahlilleri , röntgen derken çok yönlü bir taramaya başladılar. Doktor en az bir gece hastanede kalması gerektiğini söylese de dinlemedi. İşi akşama kadar sürmüştü. Çalıştığı şirkette patronu ile ilişkisi çok iyiydi. Adeta şirketin göz bebeğiydi. Hastaneden çıktıktan sonra iş yerine gitti ve patronundan bu hastane işinden kimseye bahsetmemesini istedi. Patronu bu isteğe anlam veremese de itiraz etmedi.
Hayata hep gülümseyen gözlerle bakardı. Her anını son anı gibi yaşar, kimse ile kavga etmez, herkes tarafından sevilirdi. Ne iş yerinde ne mahallede hakkında olumsuz konuşacak bir kişi dahi bulamazdınız. Uzun boylu heybetli yapısının aksine mülayim, sağduyulu biriydi. Çalıştığı iş yerinde olsun, aile arasında olsun ortamın neşe kaynağıydı. Kimin bir sıkıntısı olsa koşar moral verir ve elinden geleni yapardı.
Ertesi gün işteyken ilk sonuçlar çıkmıştı. Telefonun öbür ucundaki sesin tedirgin tonu, aslında birçok şeyi anlatıyordu. Hemen geliyorum dedi ve patronundan izin alarak hastanenin yolunu tuttu. Tetkikleri yapan doktor, beyninde bir gariplik olduğunu ve onkoloji doktoruna görünmesinin faydalı olacağını söyledi. Bunları söylerken, olumsuz düşünmemek gerektiğini, henüz net bir şey olmadığı da söyledi ama onkoloji kelimesinden sonrasını dinlemedi. Elinde sonuçları ile şimdi onkoloji doktorunun kapısındaydı. Sıradaki insanlara bakınca onların yorgun , hüzünlü ve çaresiz hallerini görünce kendini daha kötü hissetmeye başladı. Sıra geldi ve içeri ruhunu saran hüzün ile birlikte girdi.
Doktor sonuçları inceledi uzun uzun ve bir yakını olup olmadığını sordu. Bu soru, sonrasında gelecek yıkıcı gerçekleri en sert şekilde hissetmesine neden oldu. Doktora ,söyleyeceği her şeyi kaldırabilecek güce sahip olduğunu , ondan tek isteğinin gerçeği tüm detayları ile anlatması olduğunu söyledi. Doktor karşısında böyle metanetli birisini görünce cesaret buldu ve konuşmaya başladı. Beyninde bir kitle olduğunu yani beyin kanseri olduğunu ve tüm vücuduna yayıldığını söyledi. Her türlü tedaviye başvuracaklarını fakat durumun hiçte parlak olmadığını anlattı. Doktoru dinlerken çocukları geldi gözünün önüne , eşi , annesi , babası ve diğerleri. Ölümün ne zaman geleceğini bilmenin , onun tüm cazibesini yok ettiğini fark etti. Kendisini ipe giden bir idam mahkumu gibi hissediyordu. Suçsuz bir mahkum.
Doktordan çıktıktan sonra eve neredeyse koşarak gitti. Yolda kendini adeta bir terapiye soktu. İçinde kopan binlerce fırtınadan kaçacak bir yeri olmadığını görünce , kendisini dalgaların koynuna bırakmanın daha doğru olacağını düşündü. Eşi kapıyı açtığında çok neşeli olduğunu gördü. Çocuklarına sarıldı öptü. Saatlerce çocukları ile oynadı. Eşi ile sohbet etti. Onun bu hali garip gelse de eşi soramadı sebebini. Öyle ya bir insana neden mutlusun diye nasıl sorulur?
Sabah eşi kaldırdı. Güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra işe gitti. Yolda birkaç kez daha başı döndü. Doktor bu dönmelerin artacağını söylemişti ama bu kadar erken beklemiyordu. İş yerine gelince patronun yanına gitti. Onunla konuşması gereken çok önemli bir konu olduğunu söyledi. Birlikte ayrıldılar şirketten. Patronu meraklanmıştı. Öğle yemeklerini yedikleri lokantaya geldiler. Her zamanki gibi tüm personel gülen yüzle karşıladı onları. Her zaman oturdukları masaya oturdular. Patronu merakla sordu ve anlatmaya başladı.
Doktor ona eğer tedavi almazsa iki ay gibi bir ömrü kaldığını söylemişti. Eğer yoğun bir tedavi alırsa bu süre altı aya kadar çıkabilirmiş. Ömrünün son günlerini hastanede geçirmek istememişti. Doktor ısrar etse de, tedavi olmayacağını söylemişti. Hastalığın ilerleyen aşamalarında görme yetisini kaybedecekti. Sonra diğer zihin fonksiyonlarını kaybedecekti. Patronuna en cesur hali ile anlattı aklından geçenleri.
“Siz benim tek sırdaşım olacaksınız. Bu durumu ikimizden başka kimse bilmeyecek. Sizinle bir oyun oynayacağız , bir iş çıktığını ve bunun için iki ay Ankara’ya gitmem gerektiğini söyleyeceğiz. Ben Ankara’da bir hastane ayarladım. Son günlerimi orada geçireceğim. Oraya sadece sizin numaranızı vereceğim. Vefat ettiğimde sadece sizinle irtibata geçecekler. Sonrasını istediğiniz gibi planlayın. Ama bunca yılın hatırına sizden bana bu iyiliği yapmanızı rica ediyorum” dedi.
Patronu donup kalmıştı. İstemsizce gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Konuşmak istiyordu ama kendisini durduramıyordu. Patronunu yine o teselli etti.
“Allah sevdiği kullarını daha çabuk alırmış yanına patron. Ben hep mutlu olmaya çevremdekileri de mutlu etmeye çalıştım. Böyle yaşadım böyle de ölmek istiyorum. Çevremdekilerin ömründen aylarını alamam. Çocuklarım beni hep böyle hatırlasınlar istiyorum. “
Patronun sırtına çok büyük bir yük yüklediğinin farkındaydı ama tek çıkar yol olarak bunu görmüştü. Doktorunun yanına gitti sonra. Ondan da benzer bir rica da bulundu. Doktoru aksine ikna etmeye çalıştıysa da fayda etmedi. Kararını vermişti. İş yerindeki arkadaşları ile vedalaştı. Kimse bunun onu son görüşleri olacağını bilmiyordu. Herkes neşe içinde uğurladı onu bu geri dönülmez yolculuğa.
Eve gelince çocuklarını ve eşini topladı , hazırladığı senaryoyu anlattı onlara. Eşi önce karşı çıksa da sonunda o da ikna oldu. Çocuklar üzüldüler ama oradan oyuncaklar ile döneceğini söyleyerek onların da gönlünü aldı. O gece çok geç yattı. Çocuklarının kapısında durdu ve saatlerce izledi onları. Nefes alışlarına baktı , küçük horlamalarını dinledi. Bir hayale daldı orada. Oğlu büyüyecek ve futbolcu olacaktı, gol atınca elini gökyüzüne kaldırıp golü kendisine armağan edecekti. Kızı büyüyecek doktor olacak ve okulu birincilikle bitirecekti. Mezuniyet konuşmasında “Babam için” diyecekti. İçini bir mutluluk kapladı kısa bir süre. Kendini ancak böyle avutabilirdi. Her ölüm erken ölümdür derler ama bu gerçekten erken olmuştu diye geçirdi içinden ama imanı sağlam biriydi ve bu düşünceye esir olmadı.
Eşini izledi sonra bir süre. Tanıştıkları günden bu yana geçirdi tüm yaşananları aklından. Birlikte mutlu oldukları anlar sanki bir aşk filmi gibi zihninde dolaşıyordu.
Sabah kalktığında eşi yine kahvaltıyı hazırlamıştı. Çocukları okula göndermemesini istemişti eşinden. O gün veda etmek istiyordu. Otobüs saati yaklaşıyordu. Çocuklarını karşısına aldı ve annelerini asla üzmemelerini söyledi. Önce eşine sarıldı , sonra çocuklarına sarılınca artık tüm iradesini kaybetti ve sanki hiç susmayacakmış gibi ağlamaya başladı. Eşi şaşırdı çünkü onu ağlarken hiç görmemişti. ‘Altı üstü iki ay abartma’ dese de durduramadı. Yarım saate yakın çocuklarına sarılı kaldı. Çocuklarda babaları ile birlikte ağlıyordu. Anneleri bu hüzün dalgasına anlam veremese de o da eşlik etti. Yavaşça kalktı ayağa ve son kez dönüp yüzlerine baktı. Bir daha bakmadı arkasına çünkü baksa gidemezdi.
Otobüsten inip bir taksiye bindi. Taksiciye hastanenin ismini söyledikten sonra bir kitapçının önünde durmasını istedi. Kitapçıda indi ve biraz kağıt ile zarf aldı. Birkaç tane de kalem. Hastanede indi ve taksiciden hakkını helal etmesini istedi. Kimseye borcu kalsın istemiyordu. Karşılamada ismini söyledi. Görevli onu başhekimin beklediğini söyledi. Başhekimin odasına girdiğinde doktorun ona bakışlarından etkilendi. Acıma değildi bu bakışların anlamı , sanki doktor takdir ve hayranlıkla bakıyordu ona. Konuşarak ta bakışlarındaki takdiri tasdik etti. Çok ince ve cesur bir karardı verdiği. Doktor onu ilk etapta onkoloji servisinde yatıracaklarını , durumu kötüleşince yoğun bakım ünitesine alacaklarını söyledi. Bazı prosedürlerden bahsetti. Birkaç imza aldı.
İki kişilik bir oda ayırmışlardı. Ama yanına kimseyi vermeyeceklerini söylediler. Onunla ilgilenen bir hemşire vardı. Bu hemşire yirmili yaşlarının sonlarında , yeni evlenmiş neşeli bir kızdı. Onunla ilk anda sohbet etmeye başladılar. Başhekim söz verdiği gibi durumundan kimseye bahsetmemişti. Onun kanser hastası olduğunu biliyordu ama son günlerini yaşadığını bilmiyordu kimse. Ona evlilik ile ilgili anılarından bahsediyor , bazen de mutluluğun sırlarını anlatıyordu. Bölümde çalışan herkes için odası uğrak yer haline gelmişti bir haftada. Kendisini herkese sevdirmişti. Fazla ilaç kullanmıyordu. Sadece pıhtılaşmayı önceleyecek bir ilaç alıyor ağrısı çok olursa ağrı kesici alıyordu. Geride bıraktıklarına yaptığı bu hazırlıksız veda bazen aklına geliyor kendisini bencil biri gibi hissediyordu. Onlara son sözlerini söylemeliydi.
Gece yarısı uyku tutmadı. Kitapçıdan aldığı kağıtları çıkardı ve refakatçi koltuğuna oturdu. Bilinci kapanmadan son sözlerini söylemek istiyordu. İlk olarak annesine söylemek istedikleri geldi aklına…
“Canım anam,
Senin bu haylaz oğlunun son yaramazlığıdır bu. Biliyorum ki benden sonra çok üzüleceksin ve benim söylediğim hiçbir şey bu gerçeği değiştiremeyecek. Ama şunu bil ki ben mutlu bir şekilde ölüyorum. Senin gibi bir annem olduğu için çok şanslıyım. Sen her zaman beni benden çok düşündün. Mümkün olsaydı senin için canımı bile verirdim.
Annelik sana çok yakışıyordu. Dünya’ya bin kere gelsem hepsinde de annem sen ol isterim. Benden sonra çocuklarım ve eşim sizlere emanet. Onlara yokluğumu hissettirmeyin. Ben sizleri özlemle bekliyor olacağım. Ellerini binlerce yıllık hasretle öpüyorum, seni çok seviyorum.”
Annesi geldi gözünün önüne ve onu üzecek olduğu için kendine kızdı. Annesi ile hep çok iyi anlaşmıştı. Annesinden bir tek tokat dahi yememişti. Annesi onu aslanım diye severdi. İşte aslanı son avında kendini avlıyordu.
Babasına söylemek istediği o kadar çok şey vardı ki. Konuşamamıştı çünkü babası ile…
“ Can Babam,
Karşısında saygı ile durduğum , her gece hayaline sarıldığım , gölgesini öptüğüm. Sen bana en yakın uzağımdın. Dokunmak için uzanmam yeterken , hasretinle yaşadım. Sitem değil bu sözlerim beni yanlış anlama. Belki sana olan sevgimi anlamamışsındır diye söylüyorum. Oysa sırtına atlamak isterdim , birlikte top oynamak. Gönlümden geldiğince karşı çıkmak isterdim sana. Haksız olup haklı çıkmaya çabalamak isterdim. Sonra yine senden sana sığınmak isterdim.
Gidip gidip yine sana dönmek isterdim. Öyle ya kimim var senden başka. Benden sonra mezarıma bakışını düşündüm sebepsizce. Gözyaşların boğar beni. Benden geriye kalan her şeyin ve herkesin dayanağı sensin. Sen yıkılırsan herkes yıkılır. Dimdik duracaksın , beni mezara sen koyacaksın. Son kez sarıl bana orada ve sonra çocuklarımın elinden tut bırakma.
Çok söylemedim , söyleyemedim şimdi haykırarak söylüyorum ki seni çok seviyorum babam. Hakkını helal et…”
Babasına yazdığı mektubu gözyaşları ıslatmıştı. Babasını ağlarken düşünmeye dayanamadı. Tam o sırada hemşire girdi odaya. Onun sesini duymuştu koridordan. Merakla girdi içeri ve ne olduğunu sordu. İçinden anlatmak geçti ve hemşireye her şeyi anlattı. Hemşire dayanamadı ve o da ağlamaya başladı. Ama “olmaz” dedi hemşire , “Böyle gidilmez.” dedi.
İkna etti hemşireyi ve ona yazdığı mektupları gösterdi. Bilinci kapanınca bu mektupları almasını ve eşine vermesini söyledi. Evlerinin adresini ve eşinin telefon numarasını da bıraktı. Hemşire gözleri yaşlı ve üstünde bir ağırlık ile çıktı odadan.
Çocukları geldi aklına , onlara son sözlerini söylemeliydi…
“ Canım yavrularım ,
Sizlere söylemek istediğim o kadar çok şey var ki. Yıllarca yaşayıp her ana bunları sığdırmak isterdim ama elimizde olmayan şeyler vardır. Büyüdükçe bunu çok daha iyi anlayacaksınız. Sizlere maddi bir miras bırakamadığım için bana kızmayın. Benim tek mirasım , yaşam şeklimdir. Benim gibi yaşayın , her anınızı son anınız gibi yaşayın ve gözünüzle gördüğünüz hiçbir şey hayatınızın vazgeçilmezi olmasın. Hiçbir insan , hiçbir mal , mülk vazgeçilmez değildir.
Yunus Emre ‘nin dediği gibi ‘İnandıklarımın çok azı gördüklerimdir.’ Allah ‘a inanın ilk önce. Unutmayın onun adaleti asla şaşmaz. Dürüstlüğe inanın. İnsan yalan söyleyerek kimseyi kandıramaz ancak kendisini kandırır. Yaşamak için para kazanın. Paylaşmada sınır tanımayın. Unutmayın verdiğiniz mal canınızı yakmıyorsa , yardım yapmış sayılmazsınız. Kendinizde bulamadığınız gücü başka yerde aramayın.
Büyüdükçe gerçekler saracak etrafınızı ama onların gerçek olmadığını unutmayın. Gerçek alem için yaşıyoruz. Hesap gününe inanın ve dimdik yaşayın. Bir kere kaçmaya başlarsanız , hep kaçarsınız. Üstüne üstüne gidin hayatın. Yenilin ve bir daha yenilin. Ben olmasam da sizlerleyim. Sizler benim izlerimsiniz. Güzel izler bıraktım biliyorum. Beni mahcup etmeyin. Bir gün hayatta başarılı olduğunuzda gözlerinizi kapatın. Gülümseyerek ve gururla sizlere baktığımı göreceksiniz. Sizi tek sahibimize yani Allah ‘ a emanet ediyorum. Beni unutmayın…”
Bir an bir suçluluk hissetti içinde. Kısa kesti mektubu bu yüzden.
İkinci haftanın sonunda gözleri gitgide kapanmaya başlamıştı. Dostlarına bir mektup yazmak istiyordu ama gözleri yeteri kadar görmüyordu. Hemşireden yardım istedi.
“ Dostlarım,
Bana kızacaksınız biliyorum. Hiç birinize son kez sarılamadım. Şu anda bunun boşluğunu hissettiğimi bilmenizi isterim. Sizler benim için hep çok değerli oldunuz. Sizleri ayrı ayrı çok seviyorum ve son nefesime kadar da seveceğimi söyleyebilirim. Son anlarıma doğru giderken sizlerle birlikte bir hayatı yaşama şerefine , bana verdiği için Allah’a şükrediyorum.
Sizlere öğretecek bir şeyim yok. Hepiniz farklı karakterlersiniz ama aynı doğruda buluşmuşsunuz. Aramıza ayrılık sokmadığınız için hepinize teşekkür ediyorum. Sizlerle birlikte olduğum sürede kalbinizi kırmışsam farkında olmadan özür dilerim. Benden sonra da böyle kalın. Dostluğunuz baki olsun. Çocuklarıma ağabeylik yapın ablalık yapın. Benim yokluğumu bir nebze olsun unutturursanız sevinirim. Hepinize sağlıklı ve uzun bir ömür diliyorum.
Sizleri çok seviyorum …”
Hemşire yazarken ağlıyordu. Hemşireyi teselli etti ve mektubu zarfa koymasını istedi. Hemşire günlerdir gece gündüz onu düşünüyordu. Cesaretini topladı ve eşini araması gerektiğini söyledi. Buna şiddetle karşı çıktı ve sesi yükseldi. Bunun hastalıktan olabileceğini düşünen hemşire tepki vermedi. Saygı ile karşıladığını söyleyerek çıktı odadan.
Bir ayı biraz geçmişti ki işler beklenenden hızlı kötüye gitmeye başlamıştı. Gözlerini tamamen kaybetmiş , bilinci daha sık kapanmaya başlamıştı. Ağrıları artık dayanılmaz seviyelere geldiği için çok daha ağır ağrı kesiciler içiyordu. Başhekim muayeneye geldiği esnada durumun vahametinin farkına vardı ve hemşirelere hazırlıklı olmalarını söyledi. Bundan sonra takibini cihaza bağlayarak yapacaklardı. Eşi ile bilinci açık olduğu zamanlar telefon ile konuşuyordu ama uzun sohbet edemiyordu.
Hemşire doktorun odasına kararlı adımlarla yürüdü. Çok düşünmüştü ve artık bu kararını uygulamak zorundaydı. Kapıyı çaldı gir sesini duymadan içeri daldı ;
- Doktor bey , iyice bilinci kapandı. Kendimi eşinin yerine koyuyorum. Ona son kez veda etme hakkını elinden almamalıyız. Biliyorum ahlaki olarak doğru değil ama bunu yapmaya mecburuz.
- Bunu düşünmedim mi sanıyorsun. Geldiği günden beri tek düşündüğüm şey bu. Kaç kere telefonu son anda kapattım. Ama bunu ona yapamayız. Böyle hatırlanmak istemiyor.
- Sadece eşine doktor bey lütfen. Sadece eşine haber verelim.
Bir süre daha tartıştılar ve eşinin ona bir veda hakkı olduğuna karar verdiler. İkisi de eşini arayan kişi olmak istemiyordu. Böyle bir haber nasıl verilirdi. Bu kadar can acıtıcı bir haberi nasıl vereceklerini uzun uzun düşündüler. Sonunda eşini tek başına Ankara’ya çağırmaya karar verdiler. Başhekim aldı telefonu eline ve kadına kocasının küçük bir kaza geçirdiğini ve kimseye haber vermemesini istediğini sadece eşinin gelmesini istediğini söyledi.
Eşi ilk şoku atlattıktan sonra hemen çocukları dedelerine bırakıp ilk otobüse binip yola çıktı. Yol boyunca bir yandan ağlıyor , bir yandan ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Son dönemde telefon konuşmalarında bir gariplik sezmişti. Aklına kötü bir şey gelmemişti. Şimdi hastaneden gelen bu ani telefonun anlamını çözemedi.
Otogarda hemşire karşıladı onu. Hemşire onun olduğunu teyit ettikten sonra istemsizce sarıldı ve ağlamaya başladı. Kadın donup kalmıştı ne olduğunu anlayamıyordu.
- Ne oldu çabuk söyleyin eşime ne oldu?
- Doktor bey açıklayacak durumu.
Hemşire anlatamadı. Hastaneye kadar konuşmadılar. Hemşire sessizce ağlıyordu. Kadın donmuş kalmıştı. Hiçbir şey düşünemiyordu. Gözlerinde bir göl oluşmuş akmayı bekliyordu. Doktorun odasına yürürken hemşire odaya girmeyeceğini söyledi. Kadın yanına kalmasını istedi. Bunu neden istediğini bilmiyordu ama hemşire ona bir güven vermişti.
Doktor kadını karşıladı ve tüm profesyonelliğini kullanarak baştan sona olanları anlattı. Zaten daha hastalığı söylediğinde krize giren kadın , doktorun cümleleri daha bitmeden bilincini kaybetti. Bu acıyı kaldıramadı ve bayıldı. İlk müdahaleyi doktor ve hemşire birlikte yaptılar. Kendine gelince ilk sorusu eşim nerde oldu. Hemşire eşinin bilincinin kapalı olduğunu komada olduğunu söyledi. Kadın bir an önce görmek istediğini söyleyince hemşire ona rehberlik etti ve birlikte yoğun bakım ünitesine geçtiler.
Kadın eşini yatakta öyle çaresi yatarken görünce bir kere daha bayılacak gibi oldu. Zorla ayakta kaldı ve eşine doğru yürüdü. Elini tuttu ve alnına bir öpücük kondurdu.
- Bana bunu neden yaptın ?
Baş ucunda duran doktor sanki savunmak istercesine konuştu ;
- Sizinle konuşamaz. Bir haftadır derin komada. Bir mucize olmazsa son saatlerini yaşıyor. Burada kaldığı kısa sürede ne kadar müthiş bir insan olduğunu gösterdi hepimize. Onun gibi biri ile bir hayat yaşadığınız için çok şanslısınız.
Kadın doktorun söylediklerini duymamış gibiydi. Gözlerini eşine dikmiş öylece bakıyordu. Elleri buz gibiydi. Yanındaki cihazlara baktı. Sesleri dinledi biraz. Hayatın sesi burada çok başkaydı. Araba sesleri , insan sesleri yoktu. Kalp atışlarını ölçen cihazların sesi , insanın fiziki varlığının tonlarındaydı.
Eşinin eli elinde öylece oturdu kadın. Onunla konuşmaya başladı ;
- Seninle tanıştığımda senin benim kaderim olduğunu biliyordum. Senin yaşadığım her sene,seni daha çok sevdim. Seninle olmayı sevdim , sana bakmayı sevdim, sana dokunmayı sevdim. Gözlerine bakarken neşe dağıtırdı gözlerin. Kimse beni senden çok sevemez , bilirdim. Ya senden sonra. Ben şimdi ne yaparım ?
O anda eşinin başı sağa doğru eğildi. Sonra tekrar yukarı doğru kalktığını gördü. Elleri ısınmaya başladı ve sanki bir anlık refleks gibi elini sıktı eşi. Ne olduğunu anlayamadı ve hemen hemşireyi çağırdı. Gelen hemşire koma durumunda olduğunu , bazen hastaların böyle refleksler gösterdiğini söyledi.
Hemşire gittikten sonra elini yüzüne koydu ve göğsüne yasladı başını. O anda eşinin diğer elinin hareket ettiğini gördü. Eşi diğer elini saçlarında gezdirmeye başladı. Başını kaldırıp gözlerine baktığında , kahverengi gözleri ile yine neşe saçarak ona baktığını gördü. Hafiften gülümseyerek ,
- Veda etmeye geldin demek. Alacağı olsun doktorun o söyledi değil mi ?
- Böylece bırakıp gidecek miydin? Beni düşünmedin mi ?
- Seni düşünmediğim tek bir anım bile olmadı. Senin bir gün fazladan üzülmene dayanamazdım. Huzur içinde ölmem için sizin mutlu olduğunuzu bilmeliydim.
- Sensiz mutlu olamayacağımızı bilmiyor musun?
- Mutlu olacaksınız. Bu benim vasiyetimdir. Ben ne yaşarsam yaşayayım sana hep güldüm. Şimdi sıra sende , sende çocuklarıma güleceksin. Onlara hayatın devam ettiğini anlatacaksın. Gözyaşlarını benden başkası görmeyecek.
- Çok erken ama. Sana daha doyamadık hiç birimiz.
- Zamanı gelmiş demek ki. Unutma ilahi adalet asla şaşmaz. Çocuklarıma, anneme , babama ve dostlarıma son sözlerimi yazdım. Mektupları hemşireden alırsın. Sana bir şey yazamadım. Bazen her şeyi yazmak istersin , sonra hiçbir şey yazamazsın. Sana söylemek istediklerimi kağıtlara sığdıramazdım. Sen benim hiç bitmeyecek hikayemsin. Beni unutma , mutlu ol…
Düz bir siren sesi duyuldu. Birden gözlerini açtığında kadın, eşinin elleri ve tüm bedeni buz gibi olmuştu. Yoğun bakım hemşireleri gelmiş ama müdahale etmemişlerdi. Karşıda durmuş imrenerek onlara bakıyorlardı. Kadın ellerini eşinin yüzünde gezdirdi. Son kez alnından öptü. Elleri titriyordu. Ayaklarını hissetmiyordu.
Hemşireleri koluna girdiler. İki hemşire onu çıkarırken , onunla hastaneye yattığından beri ilgilenen hemşire yatak örtüsü ile yüzünü örtüyordu. Beyaz örtüyü göz yaşları ıslatıyordu
Yorumlar