top of page

İRA - DELİ

  • Yazarın fotoğrafı: Mustafa Yıldız
    Mustafa Yıldız
  • 8 Ara 2025
  • 9 dakikada okunur

Uzun  ve  garip  seslerle  dolu  koridordan  geçtikten  sonra,  birçok  acı  ve  özlemin  insan  formuna dönüşmüş sergisine benzeyen bir odanın kapısının önünde durdu. İçerideki insanların  akli  dengesi  yerinde  olmayan  bireyler  olduğunu  biliyordu.  Çünkü  kendisi  içinde  böyle  söylüyorlardı.   Oysa   onu   diğerlerinden   ayıran   sadece   kendisine   çok   benzeyen   birkaç  arkadaşının olmasıydı. Onun bu arkadaşlarını  göremeyenler, onu  ‘deli ‘ diye niteliyordu.                  Kerim orta  boylu,  upuzun  burnu olan  ve  her standart  için  güzel bir siması olmayan bir  gençti. Yaşadığı hayatın izlerini vücudunun birçok yerinde taşıyordu. Liseye kadar başarılı bir  öğrencilik yaşamıştı. Okulda öğretmenleri tarafından sevilirdi. İçine kapanık bir kişiliği olduğu için çok fazla arkadaşı yoktu. Arkadaş edinme ihtiyacı olurdu zaman zaman. Ama o bu boşluğu kendi ile baş başa kalarak doldurmaya çalışırdı. Annesi ile olan ilişkisi sevgiye dayalı ve çok düzeyli iken , babası ile arasında hep aşılması zor , anlaşılması güç duvarlar vardı. Annesi çok küçük yaşlarından beri onu şımartmış, tüm isteklerini yerine getirmeye çalışmıştı. Bazı ailelerde çocuklar anneler ile babaların hesaplaşmalarının kurbanı olur.

            Anneler babalar üzerinde baskı kurmak için çocuklarını kullanır. Babalar annelerin duygusal sistemlerine direk etki etmek için çocuklarını kullanır. Neresinden bakılsa ahlaksızca olan bu eylemler aile içinde kalarak, yalnızca çocuk için bir eziyet halini alır. Oysa her çocuk bir bireydir. Çocukları bir bitki gibi görüp büyütmeye çalışan ebeveynler, farkında olmadan onlara en büyük kötülüğü ederler. Kerim’in anne ve babası da bu döngüye girmişlerdi ama henüz bunun farkında değillerdi.

            İnsan davranışlarının sonuçları, nedenlerini unutturur. İnsanlar sizin ne yaşadığınıza bakmazlar. Onlar için önemli olan sonuçlardır. Kerim korunaklı köşkünde sonuçlarını bilmediği bir hayatı yaşıyordu. Düzenli, saygılı ve içe dönük bu yaşam tarzının, dalgasız denizi ona yeterli geliyordu. 

Bu sırada,  hayatın mantık sınırlarını zorlayan  gerçekliği  ile  yüzleşirken  kendisi  gibi  düşünen  insanların olmadığını fark etti. Hayatın aslında tüm yüzleri acıdır. Biz sadece bir Özdemir Asaf şiiri gibi “ Bir yalana inanırız ve ömrümüzce sürer doğruluğu”

Mantığın sınırları ile çevrili bir hayatta mutlu olmak imkansızdır. Mutluluğun sırrı gerçek hayatın ötesinde bir zihin dünyası yaratmaktadır. Bu dünyaya sizi geçirebilecek olan ise mutlak bir inançtır. Neye inandığınız ise toplumun size bakış açısını belirler.

Kerim sosyal yalnızlığın sınırlarını yeni görmeye başlamıştı. Bu his sarmaya başladığında  insanlardan uzaklaşmaya başlarsınız. Kişinin kendisi ile yaptığı sohbet kutsaldır. Tasavvufi olarak Allah ‘ın yeryüzündeki gölgesi olan bizler , kendimiz ile yaptığımız konuşmalarda, insan ruhuna en yakın yerde dururuz. Başka insanlar ile yapılan konuşmalarda muhatabımız , karşımızdaki insanın ruhu değil , aklı ve mantığıdır. Ruhunu gördüğümüz insanlarda vardır elbette ama bu çağda böylesi bir bütünlük ne mümkün ? Biz Mevlana mıyız ki , Şems bulalım…  

Artık kendinden başka kimse ile konuşmamaya başladı.  Ailesi bu süreci tedirginlikle izledi. Onun bu durumdan bir rahatsızlığı yoktu fakat  normal insanlar için işler iyice can sıkıcı olmaya başlayınca,  anormal bir insan olarak gördükleri çocuklarını , bir uzmana götürme vakti geldiğine karar verdiler.

Bir anne baba için kendi çocuğunun eksikliğini ve hatalarını görmek oldukça zordur. Bununla birlikte durumun tam aksi seyrettiği ailelerde yok değildir. Bazı ailelerde ise anne baba çocuklarının hep eksiklerini görürler. Bu iki durumda yanlıştır. Çocuklarımızı sahiplenmeyi , onlara sahip olma anlamında düşünürsek , hata ederiz. Burada bahsi geçen sahiplenme sadece onun varlığını kendi varlığı ile bir tutmak anlamındadır. Yoksa bir insanın başka bir insana sahip olabilmesi hem teorik olarak hem pratikte mümkün değildir. Öyle olmasaydı , kölelik hala ilk hali ile devam ederdi. Oysa artık kölelik kağıt parçaları devam ediyor.

Annesi bir gün evde televizyonda , insan ırkının eşref-i mahlukat olmadığını ispatlamaya çalışan gündüz kuşağı programlarından birisini izlerken , Kerim ‘in odasından sesler geldiğini duydu. Önce telefon ile konuştuğunu düşündü. Fakat sonra konuşmalara anlam veremedi ve kapı arasından klasik bir anne tepkisi ile kulak ev sahibi oldu. Çünkü bu dinleme değil konuya gayri ihtiyari dahil olmaktı.

Annesinin gizli denetiminden habersiz olan Kerim dostu akıl ile koyu bir sohbete girişmişti.

Kerim sessizce konuşmaya başladı.

-           Bu sınavlarda başarılı olmak için akıl çok mu gerekli ?

-           Aklın yaşamak için bile gerekli olup olmadığından o kadar da emin değilim açıkçası.

-           Öyle ise neden tüm insanlar akıllı olma gayreti , akla uygun hareket etme çabası içindeler.

-           Böyle bir çabaları olduğunu düşünmüyorum. Öyle olsa herkesin akıl isminde bir dostu olurdu ve sende kendini böyle yalnız hissetmezdin.

-           Dostum olduğuna emin misin ? Sen olmadan yaşayan insanlar daha mutlu geliyor bana.

-           Daha mutlu olmak için mi yaşıyoruz sence ?

-           Daha mutlu olmak için yaşamasak ta , sonuçta daha mutlu olmak ana çabamız olmuyor mu ?

-           Mutlu olmak an ile ilgili bir durum. Daimi bir mutluluktan söz edemeyiz. Bir an mutlu olursun. Sonra hep aynı şeyi yapmak istersin mutlu olmak için. Ama asla aynı mutluluk iki kere yaşanmaz.

-           Bunu tam olarak anlayamadım sanırım.

-           Mesela bazen bir fincan kahve içersin. Bir tatlı kaşığı kahve , yarım kaşık süt tozu falan filan bir tarif üzere yaparsın kahveyi. O kahve boğazından keyifle akıp giderken mutluluk enjekte eder sanki vücuduna. Sonra aynı mutluluk için aynı tarif ile aynı kahveyi yaparsın ama olmaz. Neden olmaz ?

-           Kahve değişmiş olabilir.

-           İşte herkes senin gibi sebebi maddede arar. Oysa neden tamamen duygusaldır. O kahvenin seni mutlu kılmasının nedeni o anki ruh halindir.

Annesi oğlunun kendi kendine soru cevap şeklinde süren bu konuşmasını görünce korkuya kapılır ve bir doktora gitmeleri gerektiğine karar verir. Babası ile konuyu konuşur ve babası ilk anda karşı çıksa da annesinin ısrarlarına dayanamaz ve kabul eder. Kerim ‘i ikna etmeleri ise zor olmaz. Çünkü Kerim bir sorun olmadığından emindir.

Doktora vardıklarında Kerim doktorun odasına kendinden emin bir şekilde girer. Doktor önce Kerim ile iletişim kanalı arar. Onu bu çabadan yine Kerim kurtarır ve felsefe üzerine küçük bir sohbet başlatır.

-           Kant’ın ahlak anlayışı çok katı değil mi sizce ?

-           Katı ama geçerli. Sonuçta evrensel ahlak ilkeleri ile de uyumlu.

-           Evrensel ahlak ilkelerinin , evrensel olarak uygulanmıyor olması , bu ilkeleri evrensellikten çıkarmaz mı ?

Doktor bu tespitleri karşısında şaşırmıştı ve bir sorun olmadığına ikna olmak üzereydi.

O sırada Kerim ‘in görünmeyen dostlarından birisinin gelip sohbete katılması ile anormal bir şey olduğunu anladı. Kerim bu dostlarına isimler takmıştı. Bu konuşan “Akıl”dı.  Doktorun sohbeti sırasında lafa girdi Akıl;

-           İnsan nasıl delirir?  Bunun genel geçer bir formülü olsaydı eminim birçok insan gönüllü olarak delirirdi.

 Kerim doktorun konuşmasını böldüğü için onu susturdu. Ama yine de doktor konuşmasını keserek ona dikkatli şekilde bakınca, başını sola çevirdi.

Orada bir diğer dostunu gördü. Bu dostu  “Mantık”tı.         -   Sen nerden çıktın?        -   Bence güzel bir soru sordu. İnsan neden delirir? Neden cevap vermiyorsun?         -   Ben deli değilim ki nerden bileyim.   

            Onun  bu  iç  benleri  ile  yaptığı  konuşma,  normal  insan  düzeyinden  bakınca  bir  delinin  kendi  kendine  konuşması  olarak  algılandı.  Bu  algı  ona,  uzun  süre  misafir  olacağı  akıl  hastanesinin  kapılarını  sonuna  kadar  açtı.  İlk  başta  bu  durumdan  çok  rahatsız  olmamıştı.                 Dünya  üzerindeki  birçok  yerin  farkı  kalmamıştı  onun  zihninde.    Ama  doktorun  tarif  ettiği  iyileştirme   takviminde,  konuşabildiği   tek   varlıkların   yok  olacağını   söylemesi,  onu   çok  rahatsız etti. Çünkü onlarla paylaştıkları rahatlatıyordu Kerim‘i.            Hastanedeki ilk  günleri, evdeki  ilk günlerinden çok farklı değildi. Uyuyor, kitap  okuyor,  yemek yiyordu. Arada terapi seansları oluyordu ama orada olan kimse onu anlamayacağı için  anlatmıyor, sadece dinliyordu. Konuşmak istediklerini yalnızca kendi benleri ile paylaşıyordu.         Bir  süre sonra  ilaçta almaya başladı.  İlaç alınca arkadaşlarının  yok olmasından  mı kaynaklı   bilmiyordu  ama  çok  huzursuz  oluyordu.  İç  benleri  ona  ilaç  almamasını,  bu  şekilde  mutlu  olduklarını söylüyordu. Bir süre sonra iç benleri ile yaptığı sohbetler azalmaya başlamıştı.

Bir  gün odasında otururken Akıl  geldi ilk önce;    -    Sen  ne  yapmaya  çalışıyorsun?  İnsanlardan  kaçıp  bize  sığındın  ve  bizler  seni  tüm   saçmalıkların  ile  kabul  ettik.  Şimdi  birkaç  insanla  muhatap  olunca  bizleri  ihmal etmeye başladın.   

    -    Sizler  gerçek  değilsiniz  ama.  İnsanlar  sizleri  görmüyor.  Sizinle  olduğum  sürece  kimseyle olamayacağım.  

    O sırada Mantık lafa girdi;  

    -    Onlar sana bizim vermediğimiz ne verebilir ki?  

    -    Gerçeği, çünkü siz yoksunuz. Sizinle konuşmaya devam edersem bende yok olacağım. 

         Artık daha sağlıklı düşünebiliyorum. İnsanlar kendilerinden bu kadar kaçmam gereken 

canlılar değil.  

    -    İnsanlardan kaçman gerekmeseydi bizi bulmazdın. Ne değişti o kaçtığın insanlarda?  

    -    Belki hiçbir şey değişmedi ama ben değiştim. Belki de doğru olan onların değil benim 

değişmemdi. Bende onlar gibi olabilirim.

-           Onlar gibi olmak sana ne kazandıracak ?

-           Sadece kaybettirmemesi bile yeterli değil mi ? Bir akıl hastanesindeyim onlar gibi olmadığım için. Var olmayan kişilerle konuşuyorum. Ailemden uzağım ve yakında gerçekten delireceğim.

-           Delirmek çok mu kötü ?

-           Akıllı olmak çok iyi değil ama deli olmakta zor.   

            Tartışma  uzadı  gitti.  Birden  üzerinde bir el  hissetti.  Gözünü açtığında  uykuda olduğunu  fark etti. Gelen  doktoruydu, terapi  saatinin  geldiğini  haber  vermeye  gelmişti. Grup terapisi  için odaya  geçtiklerinde, yeni bir yüz dikkatini çekti. Kısa  boylu, hafif kilolu bir kız gelmişti  terapi  grubuna. Sebebini bilmediği  şekilde kıza odaklanmıştı. Onun bu  hali doktorun da  dikkatini çekti.       -     Sizi  yeni  arkadaşınız  ile  tanıştırayım.  Yeni arkadaşınızın  ismi  Gamze. Hep birlikte            Gamze’ye hoş geldin diyelim.                  Hep birlikte Gamze’ye  hoş  geldin dediler. Oysa burası  hoşluk  ile  gelinebilecek bir  yer  değildi.  Gamze  hiç  konuşmadı  o  seansta.  Kerim  Gamze’yi  merak  ediyordu.  Bir  insan   hakkında  en  fazla  bilgiyi  kendisinden  alabilirsiniz.  Çünkü  kimse  kimsenin  içini  göremez.  Seans bitiminde zaman geçirdikleri bir salon vardı. Oraya geçince Gamze , pencerenin önüne   oturdu ve dışarıyı seyretmeye başladı. Gamze dışarıyı, Kerim ‘de Gamze ‘yi seyrediyordu. Bu   bir süre böyle devam etti.       

Kerim  artık  kendi  kendine  düşünüyordu  ama  konuşmuyordu.  Kendi  kendine  düşünmek  saygın  bir  eylemken,  konuşmak  delilikti.  Gamze  ile  konuşmalıydı.  Onunla  konuşmak  için  büyük bir arzu duyuyordu. Sanki onunla konuşunca  farklı bir şey olacaktı. Yağmur kırmızı  yağacak, kar turuncu olacak gibi hissetti. Camın önünde her gün yaptığı gibi dışarıyı izleyen  Gamze’nin yanına geldi.              Bu his çok kötüdür. Umut iyi bir şeydir ama fazlası zarar verir. Onu umutlandıran şeyin ne olduğunu bilmiyordu. Ama bu kız onu gerçekten etkilemişti. Onunla yapacağı bir sohbetin hayatını değiştireceği hissi sarmıştı ruhunu. Oysa aşk ile değişen kimse yoktur. Aşk insanı değiştirmez deli eder. Sırf bundandır ki İbn-i Sina aşkı “karasevda” olarak bir hastalık şeklinde tanımlamıştır. İbn-i Sina ne kadar yanılabilir ?

İnsan düşünerek tasarlayarak aşık olmaz. Aşk anlık bir histir. Gelir ve gider. Gitmeyen aşklar insanı bitirir. Gitmeyen aşklar kara sevdaya döner. O zaman mantık ve akıl usulca uzaklaşır. Mantık evliliği ya da mantık birlikteliklerinde bol miktarda toplum onayı varken , aşkta çile ve dışlanma vardır. Çünkü toplumları aşıklar değil , fikirler yönetir ve aşk fikirsizdir.

Umudun yelkenine tutunmuş bir rüzgar gibi sürüklendi zihni ve bedenini de o yöne yöneltti. Usulca yaklaştı Gamze’ye :

    -   Merhaba, benim adım Kerim. 

Gamze ona hiç bakmadı. Duymadı da. Kerim büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Biraz  daha kalıp konuşabilirdi ama anlamlı gelmedi. Mutsuz bir şekilde odasına döndü. İnsan böyle zamanlarda konuşacak birini arıyor. Aradığı kişileri bulamayacağını biliyordu. Aşkın gelişi aklın gidişidir.

            Kerim yatağa uzandı  ve  uzun  uzun  tavanı  izledi. Hiçbir şey düşünmeden sadece tavana baktı. Düşündüğü tek şey Gamze idi. Ona neden bunu yapmıştı. Oysa kendisine ihtiyacı olacağını düşünüyordu. Kendisinin de ona ihtiyacı olduğuna ikna etmişti kendini. Birbirlerini tamamlayacakları düşüncesi belki de onu harekete geçirmişti.

Gerçek insanlar ile konuşmaya karar verdi. Derdini anlatacak ve çözüm önerilerini gözden geçirecekti.

Doktor ile konuşmaya karar verdi. Hemen yatakta doğruldu ve doktorun  odasına koştu. Kapıyı çaldı, ses  gelmeyince girdi içeri. Doktor hastası olduğunu ve yarım saat  sonra gelmesini söyledi. Odanın kapısını kapattı.

            İlaçlarını veren ve bakımını yapan hemşireye  gitti.  Hemşire  yerinde  yoktu.  Hemşire  odasına  gittiğinde  tüm  hemşirelerin  toplandığını  ve  yemek yediklerini gördü. Hemşire onunla yemekten sonra konuşabileceklerini söyledi.           Bunaldığını  hissetti.  Diğer  hastalarla  oturdukları  salona  gitti.  Gamze  aynı  yerinde  aynı  şekilde  duruyordu.  Son  dönemde  iletişime  geçtiği  tek  kişi  olan  Mesut  ile  konuşmak  için  yanına gitti ama Mesut masa tenisi oynuyordu. Mesut madde bağımlısıydı. Ara sıra sohbet ederlerdi. Arkadaş değillerdi belki ama aynı dili konuştuklarını hissediyordu.

İnsanların kendisine karşı bu ilgisizliği onu toplumdan koptuğu sürece döndürmüştü. İnsanların birbirleri ile olan ilişkilerinde değer bulmamaları kronik bir toplumsal sorun. Çağlardır aşılamayan bir sorun. 

Hasta olduğu süreç gözünün önünden bir film  şeridi  gibi  geçmeye  başladı.  Okulda  sıkıntı  yaşadığında  babasından  gizlediğini  hatırladı.  Babasına  söyler  diye  kardeşi  ve  annesi  ile  konuşamadığını  hatırladı.  Dalga  geçerler  diye  arkadaşları  ile  paylaşamadıklarını  hatırladı.  Nasıl  tepki  vereceğini  bilemediğinden,  saygı  duvarı ile örülmüş ilişkilerinden, derdini söyleyemediği öğretmenlerini hatırladı. Sonra Akıl‘ın doktor ile ilk görüşmesindeki sorusu geldi aklına ; ‘ İnsan neden delirir? ‘             İnsanı insan yapan sosyal bir varlık olmasıdır. İnsan paylaştığı sürece insandır. Herhangi   birimizin iyi insan ya da kötü  insan olması, toplumsal yaşamdaki davranışlarımızla alakalıdır.   Kimsenin olmadığı bir  yerde  herkes  iyi  insan olur. Artık Kerim  neden delirdiğinin cevabını   bulmuştu ve neden delirmemesi gerektiğini de biliyordu.                    Çünkü yalnızdı herkes gibi. 

Doktoru bir süre sonra odaya çağırdı onu. Konuşmak için gittiğinde doktor ona ne olduğunu sormadı. Ama o anlattı;

-           Yeni gelen hasta var ya doktor bey.

-           Gamze mi ?

-           Evet. Ben galiba ona aşık oldum. Bugün onunla konuşmak için yanına gittim ama benimle konuşmadı. Neden konuşmadı ki benimle?

-           Bak Kerim , burada bulunan insanlar sıkıntılı insanlar. Sen bir iyileşme sürecindesin ve şu an onların bu garip davranışları sana saçma gelebilir. Ama ilk zamanlar sende böyleydin. Şu an iyileştiğin için onları yadırgıyorsun.

-           Peki hastalığı nedir ?

-           Bu hasta ile doktor gizliliğine girer. Ama şunu iyi bil ki onun sorunu senin ile ilgili değil. O senin varlığının farkında bile değil. Dünya ile olan ilişkisi çok az.

-           Dünya ile ilişki kurmasını sağlayabilirim. Onunla iletişime geçersem onu mutlu edebilirim.

-           Bence sen bir süre daha üzerine gitme. O da senin gibi Dünya ‘ya döndüğünde mutlaka iletişime geçersiniz.

Doktor onu ikna etti ve odadan çıktığında kendisini daha huzurlu hissetti. Bu konuşmanın üzerinden bir hafta geçmeden hastaneden çıkma zamanı geldi. Doktorları iyileşme sürecini gayet rahat atlattığını söylediler. Bundan sonra yalnız kaldığında , insanların kendisini anlamadığını düşündüğünde yazmasını önerdi.

Kerim artık daha uyumlu biri olmuştu. Annesi ve babası onunla hayat arasına ördükleri duvarı yıkmaya karar verdiler. Artık hayata karışma zamanı gelmişti.

Hastaneden çıkalı 6 ay olmuştu ve bir iş görüşmesine gidiyordu. Durakta beklerken sağanak bir yağmur başladı. Durak tıka basa dolu olduğu için durağın dışında kalmıştı ve ıslanıyordu. Yalnız değildi yağmur altında. Yanına baktığında kısa boylu , hafif kilolu güzel bir kızın ona eşlik ettiğini gördü. Rahatsız etmemek için dikkatle bakmadı. Ama kız sanki yağmurdan hiç rahatsız değil gibiydi. Bir an yağmur kesilir gibi oldu. Kız birden kafasını çevirdi ;

-           Aynı yağmur altında ıslanmakta varmış Kerim.

Duyduklarına inanamadı. Başını kaldırıp kızın yüzüne bakınca bunun Gizem olduğunu gördü. Onu tanımıştı. Demek ki o da boş değildi ona karşı. Yüzünde güller açtı. Mutluluktan ne diyeceğini bilemedi.

-           “Sen çok güzelsin” dedi , Türkçe ve diyaloğa aykırı bir konuşma olduğunu fark etti ama aklına gelen ilk şeyleri söylemişti.

Aralarında aşk dolu bir sohbet başlamıştı. Onların bu sohbetini yaşlı bir amca böldü ;

-           Genç adam iyi misin ?

-           Evet amca çok iyiyim ne oldu ki ?

-           Ne bileyim kendi kendine konuşuyorsun sabahtan beri.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
ŞİDDET ÜZERİNE

ŞİDDET ÜZERİNE Şiddetin insani bir eylem olmadığını savunuruz. Oysa insan eliyle yapılabilen her şey insanidir, buna şiddette dâhil. İnsani bir hata olarak görmek belki de çok daha doğru olacaktır. As

 
 
 
ACIKLI SAHNE

Bu düşük bütçeli filmde kullanılabilecek kalifiye oyunculardan biri olmadığı aşikâr. Sıradan bir sabah başlangıcı ile sıradan bir filmin ilk saniyeleri gibi başladı gün. Erkenden uyanan oyuncumuz yata

 
 
 
KIRMIZI MERMERLER

Üç insanın yan yana geçmekte zorlanacağı, araç trafiğine kapalı bir sokağın girişindeki, beyaz kireç boyalı evde geçti çocukluğum. Evimiz de üç oda vardı, bir de giriş. Girişi hem salon hem de mutfak

 
 
 

Yorumlar


bottom of page